13 Mayıs 2010 Perşembe

Toprak Rüzgarla Ufalanmaz..

Bir yere bıraktığınız izleri silmek, o izleri yapmaktan çok daha zordur. Ne kadar dikkatli olursanız olun iz bırakırken, silerken aşındırırsınız ister istemez yüzeyi.

Ordan, burdan, şurdan, senden, o'ndan çok iz bırakmışım ben içimde. Bir gün silme ihtimalini düşünmemişim. En kıymetle saklaman gereken yeri yaz boz tahtasına çevirmemek gerekiyormuş meğer.

Silmek yazmaktan daha zor oluyormuş...

Birine her inanışta atıyorsan bir çentik, yediğin kazıkta onu silmeyi unutmaman gerekiyormuş.

---

Dostum,
Toprak gibiyim.
Rüzgarla ufalanmam
Gelip üzerime bir fidan dikersen,
Bereketliyim, büyütürüm.

Sonra bir gün ağaç olmuş fidanı çıkarmaya çalışırsan yerinden,
Çalışma,
Zorarsan kırılır...


Söktüğün ağacı, söktüğün yere, eskisi gibi dikemezsin.


---

Buraya kocaman kocaman, beylik laflar yazıp sözümü yutmaya bayılıyorum. Burası da Dünya kurallarıyla işliyor çünkü. Yapmam, etmem, gitmem, dikerim, sökerim, sevmem, asla dediğimi, yazdığımı akabinde ve detayında yaşıyorum. Bu noktada bunu yönlendiren enerji midir her ne zıkkımsa işleyişinin kusursuzluğuna hastayım.

Biliyor musunuz , bilmiyorsunuz, ben de çok biliyor sayılmam ama burayı okuduğunuza göre bir biçimde ilgilendiğinizi varsayıyorum. Biliyor musunuz değişiyorum ben. Hem de çok.Hiçbir şeyi kolayca bırakabilen biri değildim ben. Olmadım hiç. Olmaya çalışmadım mı? Hem de nasıl?
Galiba artık rüzgarla savaşmak yerine sırtımı rüzgara verip hayatın ne getireceğini görmeye başladım yavaş yavaş.

Hayırlısı...

3 yorum:

beenmaya dedi ki...

Bir kapı eşiğinde bekliyordu, herhangi bir mevsimden kalma geçmiş zaman sözleriydi kendine yinelediği, eksik birşeyler vardı hareketlerinde, bir yarımlık, bir aksaklık, sanki uzatıp da elini kapatamadığı, adını koyamadığı bir yaşamdan üzerine hep hüzün, hep acı, hep yalnızlık esiyordu.

Üşüyen yüzüne baktım uzun uzun, ama okuyamadım zamanı. Ne bir kelimesine eklenebildim geçmişinin, ne de varlığım şimdiye değebildi, kendime bile yabancı kalıverdim bir anda, oysa o üzerine sinmiş eski zaman kokusu, hatırlayamayacağım uzun yollardan, yüzleşemeyeceğim anlardan, dile dökemeyeceğim hatalardan, çok uzaklardan geliyordu.

Hem herkesi andırıyordu, koca bir kalabalıktı kendini bile zor taşıyan, hepimizden bir parça vardı içinde, bir bakış, bir ses, bir yüz, bir iz, hem de bana, sana, ona, ardımda bıraktıklarıma, eski bir fotoğraf karesine, belleğin sakladığı pek çok ana, henüz düşlenmemiş bir yüze, hiç varılmamış bir zamana, hiçbirimize, hiç kimseye benzemiyordu.

Neden sonra farketti baktığımı. Gülümsedi. “Rüzgarın esmesini bekliyor şimdi yüreğim” dedi, belli belirsiz bir sesle. Bir aynanın karşısında kendi kendine konuşur gibiydi, zaman akmıyordu.

“Geçmişim, içimin denizinde can çekişen bir balık gibi, çekip de almalı, kurtarmalı onu artık. Alıp, aklımın kıyısından, anılarla beslediğim bir ömrün okyanusuna salmalı...”

diye yazmıştım vakti zamanında izlere dair, geçmişe dair...

betty puf puf dedi ki...

Muhteşem...Daha iyi nasıl anlatılır ki..

disconnectus erectus dedi ki...

sanırım böyle büyüyoruz... "yenilmezsen hiç büyümezdin."