23 Ocak 2010 Cumartesi

Bilinçaltından apaçi çıkması

Şu sıralar garip rüya görme konusunda kendimi aştığımı düşünüyorum. Gün geçmiyor ki anneme yahut kankama "rüyamda çogacayip bişiler gördüm yea :/" diye dert yanmayayım. Dün geceki ise garip olmasının dışında ayrıca komikti. Uyanıp kahvemi içene dek güldüm.

Efendim rüyamda gööööya adalardan birindeyiz. Yanımda Stiiivvv adında gayet daş bir turist abimiz var. Bir Türk'ün en büyük vazifesi olan gezdir göçür turizm yapıyoruz. Ordan oraya deli tepek geziyoruz adamla. Bir bakışmalar, bir kesişmeler ki aklınız durur. Adeta Sitivvv ile birbirimiz için yaratılmışız.

Neyse nihayeten bir cafeye oturuyoruz Stivv ile. Yanımıza bir kadın geliyor. Şakkanadak yanıma oturuyor. Bakıyorum mal mal tabi kadına. Her halinden belli o da turist yani. "Helloooğ dear my name is "Meri" diyor teyze. İyi de banane ifadesiyle bakıyorum kadına.

Ay dostlar, başıma küller yağa! Meğerse bu pezevenk Sitivvv evli değil miymiş?! Mari kancığı da bunun karısı tabi. Kadın bişey anlamıyor ama ben çok utanıyorum, panikliyorum falan.
Sonra bu şerefsiz hayasız nammusssuz Sitivv karısına demez mi "Betty is our tour guide." Sana bi korum guide'ın allahı olursun bakışıyla onayladım herifi.

Benim de içimde varmış herhalde ki bir başlıyorum anlatmaya...fakat gel gör ki günlük hayatta gayet güzel İngilizce konuşan ben, rüyamda apaçice İngilizcesi konuşuyorum. Allahım neler saçmalıyorum öyle böyle değil.

Misal şerefsiz Sitivv Fish Crisps istiyor garsondan. Ben adama "do you like fish? i like very very fish" diyorum. [çok sözlük okumanın bünyeye etkileri ]. Sonra bunlar hesabı istiyor, hesabı ödüyorlar, Kancık meri 5 lira bahşiş atıyor.

"What dı hell are you doing thinking?" (ne yaptığını sanıyorsun demeye çalışıyorum ahahahaha) diyorum ben kadına. Allahım ne diyorum ben diye diye uyandım. Böyle de rezillik görülmedi.

Not: Yabancı dil mezunu olduğğumu söylemiş miydim?
Not 2: Sitivvv topsun olm!
Not 3: Sevgilim, yalnızca bir rüya, there's no stiv and no spoon also. sakiniz.

22 Ocak 2010 Cuma

Ama arkadaşlar iyidir...

Hayatta çok büyük dertleriniz olabilir. Başedemeyeceğinizi hisettiğiniz anlar, çöküşler olabilir. Hangimizin hayatında yok ki? Hatta bakınız bundan önceki on yazım falan emo yazısı oldu bu aralar geçen postta değindiğim gibi.

Yoruluyoruz, bunalıyoruz, saç baş yoluyoruz. Herkesin hayatında farklı zamanlara denk geliyor.
Belki sorunlarımıza sihirli değnek değmiyor ama kalbimize sihirli değnek değdiren dostlarımız varsa bu önemli.

Bize hayatın -yeniden- ya da -hala- güzel olduğunu düşündüren birileri. Kötüyüm dediğiniz an "Geliyorum." diyen, elinde yarım kilo serotonin ile kapınızı çalan, olanca neşesiyle "GÖK" ten inmiş gibi depresyonhanenize dalıveren dostlarınız varsa...
Evet, hayat -hala-, -yeniden- güzel...

Zor dönemler geçirdim, malumunuz, okudunuz yahut yayınlardan dinlediniz. Oldukça geçti, şimdi. Ara sıra nüksedip dellensem de., oldukça iyiyim eskiye göre. Bu dönemde yıkılmamam için aşırı derece mücadele eden insanlar oldu.

Başta annem olmak üzere -ki annem şükür ki zaten en yakın dostum-,
Kuzenim,

Her gözyaşımda benimle kadeh kaldıran dostlarım,
Her sızlanmamda bıkmadan yanımda olan dostlarım,
Her hayatın dibine koyduğumda, benimle gelen dostlarım,

Çoğu sesimin tınısından moral seviyemi tespit eden dinleyicilerim,
Artan yol parasını biriktirip bana şeker, çikolata yollayan dinleyicilerim,
Ailemden birisin sanki deyip koca koca yılbaşı paketleri yollayan dinleyicilerim,

Tanımadığı halde yazdıklarımdan "kötü" olduğumu anlayan okuyucular, blogger ailesi,
İyi ki varsınız.

Varlığınızın ne kadar büyük fark yarattığını umarım bir gün hissettirebilirim size.

J'amais vu...

Of nasıl bir baş ağrısıyla uyandım bugün! Ense köküm kopacak birazdan.
Her şeyin değiştiği, her şeyin güzelleştiği, sihirli değnek dokundurulmuş bir sabaha uyanmak istiyorum artık.

Hayır öyle şeyler de oluyor ki zaten sıçık olan psikoloji dağılıyor iki dakkada.
Misal: Dün mantar sote yaptım, pek de güzel yedim ve zannediyorum ki zehirlendim. İki büklüm geziyorum şu an. Midem ağzımda ki hayatta en uyuz olduğum şey midemin bulanmasıdır. Çok da nadir olur ya, neyse.
Velhasıl sıkıldım, çok sıkıldım. Blog da gitgide emo blogu moduna girdi ama ne yapayım şu sıralar hayatım 29 yılının en boktan zamanında. Yıldızım parlamıyorsa ben ne yapayım değil mi?

Sıradaki ilacı daha güzel sabahlara içelim.

Ha ayrıca bugün sevgiliyle ilşkimizin 16. ayı bitmiş.
Bu da benden tüm sevip de kavuşamayanlara gitsin.
Böyle işte.
Çok kötü olmam dışında bir haberim yok ne yazık ki...

17 Ocak 2010 Pazar

Bedel II

Ağır bedeller ödüyoruz hayata. Gün geçtikçe daha ağır.
İyi bir insan olabilmek için, iyi bir insan kalabilmek için. Vicdanımız -hala- sızlayabilsin diye. Başkalarını -hala- düşünebilmek için. Gözlerimiz tekrar yaşarabilsin diye.

Ters olan bir şey var. Eskiden hep kötüler öderdi bedeli, filmin sonu hep mutluluktu. İyiler ödüllenir, kötülerin cezası verilirdi. Çocuklarınıza öğretin, çocuklarınızı uyarın. Hayatın aslı bu değil. Hayatın yüzü bu. Astarı öyle değil.

Herşeye rağmen insani melekelere sahip olmanın, kötü olmaktan çok daha ağır bedelleri var.

Bazen o kadar ağır ki, savaş bittiğinde ıssızlaşan savaş meydanı gibi kalıyor yüreğiniz. Savaşmak için gereken adrenalini tüketmiş, kullanmışsınız. Parmağınızı bile kıpırdatacak haliniz kalmamış artık.

Çok şey yaşadınız mı? Evet
Çok şey öğrendiniz mi? Evet
Size çok şey kattı mı? Evet
Daha donanımlı bir insan oldunuz mu? Evet
Ama çok yoruldunuz...
Belki birkaç ömür yetecek kadar yoruldunuz.

Hala insan olabilmenin bedeli de savaşlardan sonraki yorgunluk ve suskunluk olsa gerek.
En azından benim kendime çıkardığım fatura öyle.
Çok yorgunum.
Çok yılgınım.
Çok sıkıldım.
Ayaktayım ve hala aynı insanım ama çok yorgunum...
Benim savaşım da böyle geçti...

Bedel

Senden hoşlanmazdım.
Hem de hiç.
Güzel yazsan dahi belki bir kılıf bulup uyuz olurdum.
Hala da çok fazla sempati beslediğimi söyleyemem.
Hatta bir gün bana senden alıntı yapıp, takdir edeceğimi söyleseler çok açık söyleyeyim götümle gülerdim.
Öyle güzel anlatmışsın ki, ben aylardır düşünüp, tartıp kurup - belki hayatımdaki insanları rencide etmemek için, belki özeli pek ortaya sermemek adına, belki de susmanın getireceği sükuneti beklediğimden yazamamıştım.
O üç satırı okuyunca gırtlağımdan sineme sızladı yüreğimin kapladığı her yer sızladı.
Ben yazsam bu kadarını yazamazdım.

"Hayattaki hemen her şeyden nefret edebilecek kadar sevgisiz kaldığım ya da bana sunulan sevgi karşılığında ağır bedeller ödemek zorunda bırakıldığım bir dönemden geçiyorum.

Hayatıma aldığım insanlar benimle mütemadiyen ağır koşulların önüme sürüldüğü bir anlaşma masasında oturuyormuşuz havasında ilişki kuruyorlar ve eğer kendileriyle ilişkiye devam edeceksem kendilerinin istediği insan olmam konusunda ağır bir baskıyı üzerimden esirgemiyorlar ve bu baskılara gögüs gerdiğimde beni alenen yalnız bırakacak kadar da tehditkarlar.

Bu beni olduğumdan daha saldırgan bir insan haline getirdi
."

Arzach-2010

11 Aralık 2009 Cuma

Akışa bırakmak...


Akışa bırakmak benim için her zaman zordu. Hep müdahil olmak zorunda hissettim kendimi. Oysa kıçımı yırtsam da değiştiremeyeceğim şeyler oldu.

Öyle mantıksız, öyle ters, öyle abuk aktı ki bu aralar hayat, yüzme bildiğim halde, kıyısını bildiğim denizde boğuldum.
Bir yerini çarpsan iyileşince başlarsın yeniden oynamaya ama kalbini, ruhunu çarpınca oynayamıyorsun yendien kolay kolay.
İttiriyorlar arkamdan, kum havuzuna atıyorlar. Oturuyorum öyle, yüzümde oyun hamurundan bir gülümseme.
Muhakkak gelecek içten kahkahalar attığım günler geri, o güne kadar akışına bırakalım bakalım...
Acıyor be..hala acıyor.